Gönderen Konu: Bile Bile Bilmezcesine...  (Okunma sayısı 3591 defa)

Çevrimdışı ISIK YOLCUSU

  • 1.nesil
  • *
  • İleti: 232
    • Işık ve Sevgiyle
Bile Bile Bilmezcesine...
« : 07 Ocak 2007, 00:28 »
   Bile Bile...Bilmezcesine

''Güle güle ağlıyoruz

Gülüyoruz... Yaş dolu gözlerle

Bile bile özlüyoruz.

Arıyoruz...

Böyle herşeyi bilmezcesine...''



 Bu parçanın irdelenmesini ve tartışılmasını uzun zamandır düşünüyordum. Ve bu amaçla ilk adımı atıyorum ki aynı görüşte olan arkadaşlarım da var.

   Sevgili İlhan İrem bütün albümlerinde hepimizinde bildiği gibi albümleri yaparken en küçük detayları düşünüyor. Bu bağlamda dikkat edilmesi gereken bir konu albümdeki parçaların sıra olarak değerlendirilmesi...
   
   Bütün albümlere kısaca ve dikkatlice baktığımızda sonsuzluk notalarının belli bir düzene göre dizildiğini farketmekteyiz (bkz. bütün albümler )

  Bir örnek verecek olursak:

''Aşk İksiri/Cadı Ağacı'' albümün A yüzü ''Aşk İksiri'' b yüzü ''Cadı Ağacı'' ve parçaların buna göre dizilişi...


  Bile Bile... Bilmezcesine'ye geldiğimizde öncelikle neden ''Cennet İlahileri'' albümünde yer aldığını düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Neden ''Cennet İlahileri'' ?

  Bu parçanın 8. sırada olduğunu biliyoruz diğer 7 parçadan benim dikkatimi çeken bazı noktalarını yazıyorum:

1) Aşk Kapıları

''Allahım aç kapılarını

Allahım aşk kapılarını

 

        Bilmediği sularda yıkandı

        Görmediği uykulardan uyandı''


2) Hu

''Hikmetinden sual olunmaz

Sıfatların saymakla bitmez

Akıl ermez / sır ermez.

Divane oldum Hu''

3) Müjde

''Sular onu alıyor

Saçlarında yosunlar

Ölüm onu alıyor

Elveda... Elveda ! ''

4) Yılan Isırığı

''Yüksel ki  yerin bu değildir

Gül cemalim peçeni indir'',

''Yürü ya seyyah-ı Avare yürü

Çevir yüzünü cennete doğru''

5) Tören

''Yani günlerden birgün arındığında

Tüylerden kanatlardan soyunduğunda

Gözlerin mangalarla oyulduğunda

Belki gülerim belki gülmem sorulduğunda''

6) Dem

''Bir dem tuttururum / Nihaventli ezgilerde

Hasret vakti geldi / Nerdesin nerde ?''

7) Mahşerin Dört Atlısı

''MAHŞERİN DÖRT ATLISI !

Savurun görkemli çığlıklarınızı

                 Ben burdayım '',
''Kıldan ince kılıçtan keskin Sırat Köprülerinde. Sana geldim.''

8)Bile Bile...Bilmezcesine

Ve asıl konu :)


   Sözlerin anlamsallığını düşündüğümde neyi biliyoruz ve neden bilmezden geliyoruz...Yukarda yazdığım parçalarında sözlerine baktığımızda hangi boyutları görebiliyor, hissedebiliyoruzda (!) bizmeden geliyoruz...Bile bile bilmezcesine

(Bütün albümlerde ki sözlere bakmak en iyisi sanırım :) )


''Melih Kibar'ın anısına ve tüm aydınlık ruhlara...'' yazıyor albüm kapağında bu parça ile ilgili... Aydın ruh kavramı ? Yine dikkat çekmek istediğim nokta bu kavramın sizdeki yansımaları...


Ölüm, basubadelmevt

Hangi boyutlardan bir seslenişti bu parça ve neden bu albüme kadar beklemişti yıllar öncesinden yazılmasına rağmen... Cennet İlahileri albümünü büyük bir haz ve Aşk'la dinleyen sevecenlere ne verebiliyordu Gür Akad'ın her gitar teline dokunuşunda yüreklerimize dokunuşu nedendi.
Ölümü çağrıştırıyor ''Ve ötesini'' bana hem bedenen hem ruhun yükselişi yani basubadelmevti hissediyorum bu parçada.

Ve geçmişe bir özlem aramak aramak... Bilmezcesine bilip bilip de görmezcesine...

Diğer parçalarda yüreğimizle sarıldığımız güzelliklerden sonra neden ağlamak ve neden özlemek, bilmiyor muyuz ki !

Neyi ?!

Bilip bilip de bilmediklerimizi ;)

Neyi ?!



Konuyu biraz dağıttım farkındayım...:(

                                                                 IŞIK YOLCUSU
                                                                     Sefa_kyl






Ben karanlıklarda aykırı ışıklarımla
                                            dönüyorum

Gecenin yırtılmış elbisesinden dökülen avuçlarıma
                                                       savruluyor
Azade çığlıklarla...

Çevrimdışı Shalamar

  • Melek Tozları
  • *
  • İleti: 705
Ynt: Bile Bile Bilmezcesine...
« Yanıtla #1 : 07 Ocak 2007, 04:39 »
Güleriz yokluklara
Güleriz o sonsuz uzaklıklara
Güleriz boşluklara
Güleriz o sonsuz yalnızlıklara

Güleriz gökyüzüne
Toprağın zamansız açılan gözüne

Bir çiçek koparsa da
Ölümün bir anda uzanan eli
Sevgisi bizde kalır
Kokusu uzaklardan bulur bizi

Güleriz gökyüzüne
Toprağın zamansız açılan gözüne

Güle güle ağlıyoruz
Gülüyoruz... Yaş dolu gözlerle
Bile bile özlüyoruz.
Arıyoruz...
Böyle herşeyi bilmezcesine...

Kapkara doğsa güneş
Kapkara yaksa da  tüm yürekleri
Kapkara ölüm bile
Karartmaz böylesi özleyişleri

Güleriz gökyüzüne
Toprağın zamansız açılan gözüne

Güle güle ağlıyoruz
Gülüyoruz... Yaş dolu gözlerle
Bile bile özlüyoruz.
Arıyoruz...
Böyle herşeyi bilmezcesine...

Güleriz gökyüzüne
Ölümlere.........”


Onca yıl önce (1983) yazılmış bu sözlerde İlhan İrem'in bugünkü anlatımlarını buluyorum... Ve bana bir kez daha haykırıyor, dünü ve bugünü ile tüm anlatımların şu AN'da yaşanıyor olduğunu...
Zamansız... Mekansız... Hepsi bir BÜTÜN...

Öncelikle “acı” bir soru yöneltmek istiyorum:
Sevdiğiniz birisinin öldüğü haberini aldığınızı düşünün şu an... Ne hissediyorsunuz? Gerçekten yaşayalım o duyguyu... Neden acı hissederiz, neden dökülür yaşlar gözümüzden? “Çünkü çok seviyorum” cevabı yeterli değil...

Ölümden sonrasını ele alalım. Deneyimlemediğimiz -yahut deneyimimizi hatırlamadığımız- bu olguya dair ne olasılıklar var?

1- Ölümden sonra “Cennet” ve “Cehennem” var ise... Ya da başka bir anlatım şekliyle ölüm sonrası mükafat/ceza kavramı var ise.... “Cezalandırılacak” diye üzülüyor olabilir miyiz? Aydınlık Yürek, “Mukafatlandırılacak” ise üzülmek neden?

2- Reenkarnasyon yani ölümden sonra tekrar doğum var ise... Zaten ölüm sonrası yeniden bebek safiyetiyle -ancak bizden habersiz- yaşamını sürdürecektir. (Hatta belki de yeniden yaşama döndüğü için bir ağlama koyverir ilk nefeste) Yani yaşam devam ediyordur. O zaman neden ağlarız?

3- Ölüm bir “Son” ise... Lucretius'un dediği gibi: “Ölümün olduğu yerde ben yokum. Benim olduğum yerde ölüm yok.” Hayattayken ölümün bana bir zararı yok; hayattayım... Hayatta değilken de olamaz çünkü artık ben yokum? Öyle ise neden ağlarız ölümün ardından?..

Elbette başka olasılıklar, benim hissedişlerimden öte düşünüşler olabilir…
Cennet İlahileri'nde, ilk yedi eserin pek çok spritüel bilgi içerdiğini düşünüyorum. (Ve elbet “Sis”in!) Yukarıda saydığım üç olasılığın dışında adlandırılabilecek bir “sonra”ya yolculuk...

Odalarına gir Cennet Yüreğinin...

Neden bahsediyorum?
Bunları kim yaşadı, yaşayıp da anladı?

Tasavvufta ölümü ikiye ayırabiliriz: İradi ve Zaruri.
“İradi ölüm”ü, “Ölmeden ölmek” olarak da kısaca açıklamak mümkün. “Ben”liği öldürüp, “Yaratıcı”da yok olmak, bütünleşmek... Hz. Mevlana, Fihi Mafih'te (Özün Özü) der ki; “Ya sen öl, ya O ölsün ki, ikilik kalmasın

Bu da İlhan İrem'den:
Yeniden doğuş sancıları çektiğimizde, 'Basubadelmevt' yaşarken gerçekleşir...”

“Bile Bile Bilmezcesine”de ise “Zaruri ölüm”ün söz konusu olduğunu düşünürüm, yani ruhun bedenden ayrılışı... (Eski Türkler öldü yerine "uçtu" derlermiş) Bu nedenle “İradi ölüm”ü -şimdilik- bir kenara koyup bundan bahsedeyim.

Hz.Mevlana’nın genelde kullandığımız anlamda ölüme bakışını hemen hepimiz biliyoruzdur. Ya da dünya aleminden ayrıldığı geceye “Şeb-i Aruz” yani “Düğün Gecesi” deniyor olmasından çıkartabiliriz. En olmadı bir gazelinden şu alıntıya bakalım:

Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan gelir ki?
Sana batmak görünür; ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür; ama o, canın kurtuluşudur.
Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?


Güneş burada batıyor ise, başka bir yerde doğuyordur değil mi?.. Burada gün geceye dönüyor ise, başka bir yere güneş doğuyordur...

Halil Cibran, “Ermiş”te, El Mitra'nın ağzından şu sözleri söylüyordu, kendisini “Yuva”sına götürmek üzere gelen gemiye binmeden önce El Mustafa'ya:
Dileyelim ki, sana olan sevgimiz seni yolundan alıkoymasın.”

O halde, biliyor isek bunları, neden ağlarız “Aydınlık Yürekler”in ardından, böyle her şeyi bilmezcesine?..

Kendimizi düşündüğümüz, kim bilir? Bir daha göremeyecek, sesini duyamayacak, belki de sarılamayacak olmamızdan… Hayattayken söyleyemediklerimizi söyleyemeyecek olduğumuzu düşünmemiz, yapamadıklarımızı yapamayacak…
BENcillik değil mi? Aramızdan ayrılan(?)’ın hayrına bir düşünce var mıdır göz yaşlarımızda?

Ama yine de avuçlara dökülür inciler… Bile bile… Böyle her şeyi bilmezcesine…

Işık ve Sevgiyle...

Çevrimdışı historian

  • 1.nesil
  • *
  • İleti: 76
Ynt: Bile Bile Bilmezcesine...
« Yanıtla #2 : 07 Ocak 2007, 07:32 »
Şarkı esasen Çiğdem Talu anısına yazılmış ve Çiğdem Talu öldükten sonra da onun için yapılan bir anma konserinde söylenmiştir. Cennet İlahileri albumüne konulması ise Çiğdem Talu ve Melih Kibar'ın bir dönem duygusallığın ötesinde bir ilişki yaşamaları ve Türk müziğine O mükemmel şarkıları birlikte kazandırmış olmalarındandır diye düşünüyorum. Onlar birbirleri ile ruh eşiydiler ve Melih Kibar için de bu şarkı Çiğdem Talu için söylendiği gibi albüme alındı... Bu konu ile ilgili Can Dündar'ın "Yüzyılın Aşkları Çiğdem ve Melih" adlı belgeselini seyredebilirsiniz, önümüzdeki günlerde İmge Yayınlarından DVD olarak yayınlanacak.
Basel'de profesör olmayı tanrı olmaya yeğlerdim çünkü evrenin yaratılışındaki bu cimriliği bulamadım kendimde F. Nietszche

Çevrimdışı ramalas

  • ...
  • *
  • İleti: 85
Ynt: Bile Bile Bilmezcesine...
« Yanıtla #3 : 07 Ocak 2007, 20:58 »
"gittikçe derinleşen gizli anlatımlar"
"sonrakiler öncekilerin şifresi"
"Bile bile bilmezcesine"  bence;
Görünmemiş renkler vardır, siyaha bürünen...

Çevrimdışı derin_uykular

  • ..
  • *
  • İleti: 23
Ynt: Bile Bile Bilmezcesine...
« Yanıtla #4 : 08 Ocak 2007, 12:18 »
''Güle güle ağlıyoruz

Gülüyoruz... Yaş dolu gözlerle

Bile bile özlüyoruz.

Arıyoruz...

Böyle herşeyi bilmezcesine...''


 benim kanımca bu sozlerle "sahte duygulardan ve sahte insanlardan" bahsetmiş üstad.
Üyenin isteği üzerine üyeliği durdurulmuştur.

Çevrimdışı akzambak

  • 1.nesil
  • *
  • İleti: 171
Bile Bile Bilmezcesine...
« Yanıtla #5 : 08 Ocak 2007, 13:21 »


Aslında insanoğlu, hep kendi için ağlar..ölenlerin ardından.
Bir daha görememek, yüzyüze gelememek..
yani, bedenen birarada olamamanın acısı hissedilir ölümle.

Bu yüzden koca Yunus, bu yaşamda ve bu bedende iken ikiyi bir etmenin önemi üzerinde ısrarla durmaktadır. Yani öteki ben'e ulaşmak, üstelik bu gezegende yaşıyorken.
Çünkü ölümlere üzülen,
varlığa sevinen, görünen ben.. görünmeyen asıl benin böyle bir sorunu yok.. Görünen benin göremedikleri, hissedemedikleri, duyamadıkları.. öteki ben için sorun teşkil etmiyor. "Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim" durumundaki hissediş, öteki benin devrede oluşuyla gerçekleşebiliyor.

Bedenimizle yaşarken, varlık sevindirir, yokluk üzer her birimizi...Herşey için bu böyledir.
Öteki benimizle yaşayabilmeyi başardığımızda ise..
Odalarına girmişizdir artık, cennet yüreğimizin..

Tasavvufta anlatılan vahdet-i vücut...
ve bugün bilimin ulaştığı Kuantum Fiziğiyle kanıtlanmış olan bütünlük..
İkiyi bir etmenin ipuçları..

Bu yaşamda ve bu bedende,
iki,
bir edilebildiğince...
Ölüm düğündür
Kalana da, gidene de..

Selam olsun...
"Sesini değil, sözünü yükselt. Yaprakları yeşerten yağmurlardır, gökgürültüleri değil."

 

usa online pharmacy